Öksüzlerin öksüzleri

Anneleri sırra kadem basmış iki erkek torunuyla yaşardı Emine teyze. Eli yüzü temiz, hayatı her haliyle yaşamış, bir çok acıyı iliklerinde hissetmiş, zamanında hakikaten Osmanlı tabir edilen alımıyla yürekleri hoplatmış, alnındaki derin karışıklıklara rağmen nur yüzlü bir kadındı, anaydı.

Erzurumluydu. Şivesini hiç değiştirmemişti. Gevrek gevrek konuşur, iki lafın birinde, “uyyy ben sea gurban” derdi.

Gelinini belki açlık, yoksulluk, belki yediği dayaklar, gördüğü baskı, zulüm yüzünden içine düştüğü çaresizlik; belki de yüreğini yakan aşk söküp ayırmıştı evinden, ailesinden, çocuklarından. Bu gidişin nedenini ne ben öğrenebildim, ne de Emine teyze doğru dürüst öğretebildi zaten.

Sakalar’ı Yenidoğan’a bağlayan yol ağzında taksi şoförü olan iki torunun babası berduş, alkolik, vurdu kırdıcı biriydi. Bentderesi’nin, Hacettepe’nin, Cebeci’nin dokusuna uygun yaşar, belinde tabanca, koynunda sallama, arabada haydar kah dayak atar, kah ağzı burnu dağılmış vaziyette kör kütük yaşamaya çalışırdı.

Bu delikanlı ile iyi tanışmadığımız bir zamanda okuldan çıkmıştım. 85 model 131’imle yol bana açıkken Sakalar’a dönmeye hamle yaptığımda bu şahıs damalı taksiyle önüme çıkıp huysuzluk yapmış, “özür dilerim beyefendi” dediğimde, “özür ne dimek ülen; ya ana avrat sôğ, ya iki yumruk at” demişti.

Çekinmiş, gaza bastığım gibi kendimi Dışkapı’ya zor atmıştım.

Sonra her seferinde bi emrin var mı, müdürüm diye sorar, ben ise her seferinde gözlerinden öperim derdim.

Emine teyze, sabahın köründe torunlarını bırakma bahanesiyle okula gelir, giriş katta bulunan kalorifer peteğine yapışır, uzun bir süre beli öne eğik bir vaziyette durup dururdu.

Kışın en yaman günlerinde bile sırtında kaban, manto bulunmazdı. Önü büzük, kalın düğmeli hırka giyerdi. Kareli, kahverengi pantolonu bacağından, pembe bluzu sırtından hiç çıkarmazdı.

Takılırdım sık sık. “Gız, Koca Emine kim bilir ne canlar yakmış, ne yiğitlerin yüreğini hoplamışındır.

Her seferinde beni baştan aşağı bir süzer, “analar ne yigitler doğiriiii, uyyy ben sea gurban” derdi.

Emine teyze okula gelip peteği kucaklar kucaklamaz personelden kim görse büyük bardak bir çay kapar gelir, Emine teyzeye uzatır, kesme şekeri azı dişinin arasına atan bu koca çınar, sıcacık, demli çayı yavaş yavaş yudumlardı.

Emine teyze emekli değildi. Onun tabiriyle erinden de dul aylığı filan almıyordu. Zira gocasından da hep hayırsız, kör olasıca diye bahsederdi.

Yıllara meydan okuyan bu güzel kadın yine yıllara meydan okuyan ve Ulucanlar Göz Hastanesinin köşesinde yer alan Kızılay Aşevinden ekmeğini, yemeğini alır, sessiz sakin Öksüzler sokağına doğru gözden kaybolurdu.

80’e merdiven dayamış olan Emine teyze, Ulucanlar’ın sembollerinden biriydi. Esnaf saygıyla hal hatır ederdi.

Kale’nin Ulucanlar civarında Cansızlar sokağı, Can sokak, Öksüzler Mahallesi / sokağı gibi ilginç yerleşim alanları mevcuttur.

Öksüzler sokağı Mimar Sinan’ın Ankara’daki tek eseri olan Yenicami ile tarihi Cebeci ortaokulu arasında yer alır. Sokağa araba giremez. İki insan yan yana zor geçer.

Öksüzler sokağı şimdi Sakarya mahallesi sınırları içinde bulunan ve mahalle olma özelliğini çoktan yitirmiş bulunan Öksüzler mahallesinde idi.

Sokakta bir türbe vardır. “Yörük Dede (Doğan bey) Türbesi.” Yörük Dedenin kim olduğu ile ilgili pek bir bilgi olmamasına rağmen mimari yapının incelemesinden türbenin 14. yüzyılda inşa edildiği anlaşılmaktadır. Yine burada dünyaya gelenler arasında Doğan adının yaygın oluşu bir önemli geleneğin yaşadığı anlamına gelmektedir.

Emine teyze ile Yörük Dede türbesi arasında gizli bir ilişki vardı aslına bakarsanız.

Emine teyze türbenin tam karşısında yer alan derme çatma bir evde otururdu. Türbeyi temizler, ziyaretçilerle ilgilenir, türbeye adak bırakılan bozuk paraları toplar, bu paralarla hem öksüz hem yetim torunların nafakasını sağlardı.

Emine teyzenin iki torunundan büyüğünün adı Uğur’du.

Uğur sarıya çalan kumral tenli, renkli gözlü, fidan gibi bir çocuktu. Çalışkandı. Öğretmeni başta olmak üzere herkes çok severdi Uğur’u.

O yıl ikinci sınıftaydı Uğur. Türk Eğitim Derneği (TED) her zaman yaptığı gibi yine burs vermeye karar vermişti.

Biz de okul olarak beş öğrencilik kontenjan almayı başarmıştık.

Mutluydum. Yöneticilik yaşamım boyunca burs en önemli, en öncelikli uğraşım oldu.

Bir koşulu vardı derneğin. Burs alacak çocuk hem çalışkan hem yoksul olacak.

Üç aşamalı bir sınav yaptık okulda. Uğur her sınavda açık ara birinci oldu.

Sınav sonuçlarını bir tutanakla derneğe gönderdik. Uğur burs almaya hak kazandı. Hem de başarılı olması halinde tahsil hayatı boyunca kesintisiz burs alacak biçimde özel bir muameleyle…

Sevindik. Emine teyze de çok sevindi. Her seferinde dua etti. Öksüzlerin öksüzleri için iyi bir fırsat yakalamıştık.

Uğur, 6. Sınıfın ilk yarısına kadar bursu aldı. Zaman zaman dernek aileye koli koli yiyecek, kıyafet sağlıyordu. Çocukları tiyatro, sinema ile buluşturuyor, konserlere götürüyordu.

6. Sınıfta Uğur, devamsızlık yapmaya başladı. Okula geldiği zamanlarda da agresif davranıyordu. Kavgalara karışmayı, geceleri eve girmemeyi alışkanlık haline getirdi.

Emine teyze iyice yaşlanmıştı. Evden pek çıkamaz oldu. Türbeye bakamıyordu. İnancına göre türbe cezalandırmıştı onu.

Çocuklar dağılmıştı. Ne kadar mücadele ettiysek de Uğur’u yola getiremedik.

Bir gün duyduk ki, Emine teyze Kızılay Aşevine, Yörük Dede Türbesine, Yeni Cami’ye, sevdiklerine veda edemeden bir gece yarısı rahmeti rahmana kavuşmuş.

Uğur, okulu bıraktı. Önce torbacılık yaptırmışlar. Sonra torbacılık yaptırmaya başlamış.

Hem geceleyin hem gündüzlerin adamı…

Ulucanlar’da tanınan bilinen bıçkın bir delikanlı oldu, dediler.

Sonra başka kirli işlere de bulaştığını duyduk. Cezaevine girip girip çıktığını işittik.

Oysa O, sahipsiz kalmasaydı, ailesi dağılmasaydı, ana baba sevgisi olsaydı, mutlu bir çocukluk yaşayabilseydi eminim başarısı sürerdi. İyi okullar kazanır, hem akademik olarak, hem sosyal olarak gelişir topluma faydalı bir birey olurdu.

Güneş herkes için aynı doğuyor anlayacağınız. Yeryüzüne aynı ışığı, aynı miktarda gönderiyor. İnsana, insanlığa gönderdiği ısı kimini yakıyor, kavuruyor; kimini üşütüp, donduruyor.

Kimi şanslı doğuyor, büyüyor; kimi bir sıfır yenik başlıyor hayata.

Bizim Emine teyze gibi, Uğur gibi…

Ha, ne diyordu Prof. Dr. Selahattin Turan hoca, “Çocuğun hayatını ‘okul‘ değil, doğduğu ‘aile‘ belirler.

Ah, “Canı cebe koyan kader.” ah!







Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.