Ezberletilmiş Çaresizlik ya da Ezberletilmiş Klişeler

Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir.

Ezberletilmiş çaresizlik ise; toplumların zihinlerine kırk kez sen gerisin, sen yapamadın, sen yapamazsın tohumları ekerek, toplumsal olarak bu kimliğe bürünmek.

Öğrenilmiş çaresizlik, kişiyle ilgili psikolojik bir yaklaşım. “Ezberletilmiş Çaresizlik” ise toplumla ilgili psikolojik ve sosyolojik bir durum.

Bu yazıya başlık olarak; “Ezberletilmiş Klişeler” mi “Ezberletilmiş Çaresizlik” mi kullanayım diye epeyi düşündüm. En nihayetinde ikisini bir arada kullanmanın daha anlamlı olduğuna karar verdim.

Efendim Osmanlı bilime karşıydı o yüzden matbaa, Avrupa’dan tam 277 yıl sonra geldi. Bunu temellendirmek için de, din adamları elle kitap yazıyorlardı meslekleri elinden alınmasın diye matbaaya karşı çıktılar dolayısı ile matbaa, Avrupa’dan üç asır sonra Osmanlı’da kuruldu. Bu da Avrupa’dan ne kadar geri kaldığımızı ortaya koymaktadır falan.

Birinci klişe, birçok buluş ya da icat Avrupa’da bulunmuştur. Doğrusu ne? Buluş ya da icatların çoğu Doğu’da bulunmuş, Avrupa son kertede onu geliştirmiş ve patentini almıştır. Mesela, matbaayı Avrupalılar değil, Çinliler bulmuş, Avrupalılar geliştirmiş ve patentini almıştır. İnsanlığa katkı anlamında ciddi değişiklikler diyebileceğimiz; tekerleğin bulunması, yazının bulunması, kağıdın bulunması bunlardan birkaçı.

Almanya’da Johannes Gensfleish Gutenberg, 1450 yılında kullanıma hazır bir baskı makinesi ortaya koymuştur. Matbaanın keşfi ve yaygınlaşmasıyla, Rönesans ve Aydınlanma hareketi hız kazanmış ve bilgi kilisenin tekelinden kurtarılmıştır.

Zaman içerisinde basılmış kitap, gazete ile Avrupa halkı aydınlanmış ve 1789’da Fransız Devrimi gerçekleşmiştir.

Gelelim ikinci klişe yani Osmalı’ya matbaa 277 yıl sonra geldi söylemine. Doğrusu ne? Osmanlı’da matbaa İbrahim Müteferrika’nın kurduğu 1727 yılı olarak bilinir. Oysa bu tarihten yaklaşık 235 yıl önce yani Avrupa’da matbaanın yeni yaygınlaşmaya başladığı tarihlerde 1490’lı yılların başında gelmiştir. İlk matbaa azınlıklardan olan Yahudi toplumu tarafından açılmıştır. Nitekim azınlıklar da Osmanlı tebası idi.

“İspanya’da zorla Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Yahudiler, daha çok dini kitaplar basmak üzere, Sultan II. Beyazit’in fermanıyla 1493’te İstanbul’da bir matbaa açmışlardır. Matbaada basılan ilk kitap Yakov ben Aşer’e ait bir Yahudi fıkıh kitabı olan ‘Arbaa Turim’dir. David ve Samuel ben Nahmias adlı iki kardeşin bastığı bu kitabın basım tarihi 22 Aralık 1493’tür.

Devlet eliyle kurulan ilk matbaa Osmanlı da Türkçe resim yapan ilk devlet desteği ile İbrahim Müteferrika tarafından 1727 yılında kurulmuş ve bu matbaada basılan ilk eser olan “Vankulu Lügati”, hazırlık süresinin uzamasından dolayı ancak 1729 yılında basıla bilmiştir.” (Atatürk Üniversitesi, İletişim Tarihi ve Sosyoloji Ders Kitabı)

Alexander Graham Bell 1876’da telefonun icadı ile ilgili ilk patenti almış. Orada da bir çok şaibe olmuş ve uzun yıllar davaları devam etmiştir. Osmanlı’da telefon kullanımı 1881 yılında, yani telefonun icadından beş yıl sonra Posta Nezareti ile Yeni Cami Posta Merkezi arasında kurulan tek telli hat ile başlamış ve aynı yıl bu hatların sayısı üçe çıkarılmıştır.

Televizyon Batı’da ilk olarak 1936 tarihinde resmi olarak yayın hayatına başlamış  ülkemize ise 1967 yılında 31 yıl sonra gelmiştir.

Bilgisayarın icadı bir süreç ancak modern bilgisayar 1936 yılından sonra gelişmeye başlamış. Ülkemizde ise; kullanılan ilk bilgisayar 1960 yılında Karayolları Genel Müdürlüğün’de kullanılmak amacıyla getirilmiş IBM 650-Data’dır. Yani yirmi dört yıl sonra.

Bunların hepsi birer örnek. Her şeyi kendi tarihi içinde değerlendirmek gerekir. Niye geç gelmiştir? Bunları niçin biz bulmadık? Keşke bulsaydık, icat etseydik kötü mü olurdu. Elbette iyi olurdu. Ancak; “Dün dünde kaldı cancağızım. Artık yeni şeyler söylemek lazım.” da olduğu gibi. Biz önümüze bakmalıyız.

Bütün bu örnekleri Osmanlı ile Batı’yı karşılaştırmak için vermiyorum. “Az Gelişmiş Ülke”, “Gelişmekte Olan Ülke” klişelerinin “Ezberletilmiş Çaresizlik” olduğunu ortaya koymak için veriyorum. Bunları tarihin çöp sepetine atmalı ve Korona ile başlayacak yeni döneme ciddi hazırlık yaparak girmeliyiz.

Eğitimde, sağlıkta, bilimde, teknolojide, sanatta, sporda hasılı hayatın her alanına kafa yormaya ihtiyacımız var. Daha önemlisi, öz güvene ihtiyacımız var. Ve daha önemlisi disiplinli çalışmaya ihtiyacımız var. Selametle. Allah’a emanet.

Ezberletilmiş Çaresizlik ya da Ezberletilmiş Klişeler” üzerine 2 yorum

  1. çalışmak çalışmak çalışmak sanırım sihirli cümle bu öğrenilmiş ya yada “ezberletilmiş”çaresizliğimizi gidermenin yolu öğrenmek iştiyakıyla yeni keşifler yapmak ve sonrasın hem çok hemde verimli çalışmak…

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.