Bana damdan düşen birini getirin

Siz atanamayan öğretmen oldunuz mu?

Ben oldum.

Yıl 1984. Kırşehir Eğitim Yüksekokulunu haziran döneminde iyi bir derece ile bitirmiş; ikametgâh belgesi, nüfus cüzdanı sureti, mezuniyet belgesi, tam teşekküllü hastaneden alınan sağlık raporu, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırma formu ile 6 adet vesikalık fotoğraftan oluşan atanma evraklarımı temmuz ayında bakanlığa teslim etmiştim.

Bürokrasi, kararname, onay nedir bilmiyoruz. Bekleyin, dediler beklemeye başladık.

Köyde ırgatlık, harmanın yoğun günleri. Orak yoksa da tırpanla biçiliyor ekinler. Anadut, tırmık, yaba. Sap, patoz, saman. Alın terinin bereket olduğu yıllar.

Aynı zamanda postacıların köylere gelip gittiği dönemler. İçinde bazen hasretin, gurbetin; bazen sevincin, acının; bazen icranın, çaresizliğin yazılı olduğu mektupların henüz yaşadığı yıllar.

Dünyanın küçük, daha yaşanır olduğu günler, aylar, yıllar…

Harmanı kaldırmıştık köyde. Postacıdan umduğum haberi yazan mektubu alamamıştım.

Ağustos sonlarına doğru Ankara”ya geldim. Bu yolculuğun görünen nedeni bakanlığa gidip bir haber almak gibi görünse de, asıl neden köyde sıkılmış olmamdı.

Cep telefonu hayal bile edilemediğinden masrafı da yoktu ama, iyi sigara içiyordum. Bunun için yirmi yaşına gelmiş ve öğretmen olmuş bir genç olarak babadan para istemek gücüme gidiyordu.

Ne iş bulursam çalışacaktım.

Doğrusu bir mesleğim, özel bir yeteneğim yoktu. Olsa bile iş için yardımcı olacak bir çevrem de…

Bakanlığa zar zor ulaşmış, kim olduğunu bilmediğim, dudakları köpürmüş kara yağız, kel, tombul bir adam, dalga geçer ve bir suçluyu yargılar bir üslupla, “Ne tayını, gardaşım!” diye beni azarlamıştı.

Yüreğim çarpmaya başladı, ya evraklarım kaybolduysa…

Nefret içinde bakanlıktan çıkmış, Güvanpark’ta bir banka oturmuştum. O çok sevdiğim simiti nereme yedim bilmiyorum.

Bu nedenle bakanlık hep soğuk geldi bana. İtici, suratsız…

Bürokrasi kafamda şekillenmeye başlamıştı.

İş bulmalıydım.

Büyük ablamın nişanlısı bir çok işe girmiş çıkmış, sitelerde mobilyacılık, lokantalarda garsonluk yapmış bir garibandı.

Çaresiz ondan medet umdum. Aldı atanamayan bir öğretmen olan bu fakiri Ulus İsmetpaşa’da bitirimhane diyebilecegimiz bir kahvehaneye götürdü. Sigara dumanı yüzünden gözün gözü görmediği bu ortamın garson aranan mekan olduğunu öğrendim.

Orta yaşlı, bir doksan boylarında, sakallı biri “lokantaya garson, lokantaya garson” diye bağırmaya başladı.

Yanına koştuk.

Adam kendi ilkel yöntemleriyle, “Daha önce çalıştın mı, nerde çalıştın, kahveden gelen çaya kaç para yazarsın?” gibi sorular sordu.

Şaşkındım.

Diplomalı, atanamayan bir öğretmen lokantada garsonluk yapacaktı.

Ankara’yı bilenler iyi bilir Yenimahalle girişinde hal vardır, büyük hal. İl dışından gelen sebze ve meyveler buraya gelir, kabzımallar sabaha karşı malları teslim alır, kendi koydukları kurallar doğrultusunda bu malları traktör veya kamyonetlere aktarırlardı.

Güçlü olan paraya da konardı doğrusu…

Lokanta sahibinin muradına bindik. 200 lira yevmiye karşılığı, istikamet büyük hal.

İçeri girer girmez bir önlük verdiler bana. Yağdan kemikleşmiş boydan aşağı yeşilin siyaha döndüğü bir önlük. Sonra bir sipariş bloğu ile tükenmez kalem.

Kalem elime yakışmıştı ama önlük ve blok kağıt için aynı şeyi söylemek çok da kolay değildi.

Sipariş kataloğunun arkasına yazdığım fiyatlar listesinin son sırasında çay fiyatı yazılıydı. Kahveden 50 kuruşa getirtilir, müşteriye 75 kuruşa satılır.

Sabahın körü. Gelen bir çorba istiyor. Ne çorbası deyince de, alaylı bir üslupla suratıma bakıyorlar.

Anladım ki, çorba işkembenin adı…

Öğleyin ter paçamdan akıyordu. Sipariş al, yemeği getir, hesap, para üstü…

Esnaf lokantasıydı bura. Sulu yemeklerin pişirildiği bir mekan. Ekmek masada kocaman bir sepet içindeydi. Dilimler iri iyiydi. Pide, kebap yoktu. Şişe suyu da…

Kuru derlerdi. Kuru, pilav, soğan…

Boyalı saçlı, altın dişli, kalın altın yüzüklü ve pos bıyıklılar ise kıymalı yumurta, haşlama veya karnı yarık yerlerdi. Sonra biz birinci icerken onlar bir malbora yakar, üstüne iki bardak demli çay içerlerdi.

Saat dörde doğru bir kuruda ben yemiştim. Nefisti.

Kafamda bir sürü soru vardı. Köye dönsem, param yok, bakanlık, yorgunluk…

İlk gün hesapları karıştırdım. Bereket fark etmediler, kiminden az aldım kiminden çok…

Gün sonu dağılmak üzereyken göbekli garson hepimizi çağırdı. Önce yarın ki işleri anlattı. Sonra bahşiş kutularını masaya döktü, aramızda pay etti.

O gün ilk defa gülümsemiştim.

Uzun bir yürüyüşten sonra ayaklarım dolaşa dolaşa dolmuş yoluna ulaştım. İki dolmuş ile Hasköy’deki bekar evimize gelecektim. Yatacak, dinlenecek, sabah işe gidecektim.

Oysa yerim takım elbise içinde sınıf olmalıydı. Öğrencilerim, ders, tahta, teneffüs, zil… O kalem, aferin, güzel gibi kelimeler yazarak defterle buluşmalıydı.

Kuzu gibi uyumuşum.

Çok ağrıma giden bu süreç üç gün sürdü.

Pazardı. İzin günümdü. Mahallede uyuşuk uyuşuk dolaşıyordum. Uzaktan akrabamız olan biri emsalim iki kızın gülüşerek geldiklerini çok sonra fark ettim.

Kitap sattıklarını, iyi kazandıklarını, istedikleri zaman işe gittiklerini anlattılar. Onlar anlattıkça heveslendim. Hem kitap satmak atanamayan öğretmen için cazip değil miydi?

Atamayan öğretmenin ikinci işi kitap satmaktı.

Hâlâ ağustostu. Üç günlük garsonluk işinden üç günlük harçlık kazanmıştım.

Önce bir kursa aldılar bizi. Sonra Gelişim Yayınlarının on batman ağırlığında bir çantasını tutuşturdular elimize. Kapı kapı dolaşmaya başladık.

Artık ansiklopedi pazarlamacısı olmuştuk.

O yıllarda ansiklopedi meşhurdu. Özellikle genel kültür, haşet adı verilen İngilizce fasikülleri ile yemek setleri çok ilgi görüyordu.

Memurlar, işçiler, esnaf yemiyor, içmiyor çocuklarına peynir, ekmek gibi ansiklopedi alıyordu.

Dönemin modası demek doğru olsa gerek.

Ansiklopedi pazarlamacılığı büyük büyük gazetelerin kupon karşılığı fasikül fasikül ansiklopedi dağıtmaya başlamasıyla son bulacak, onların bu promosyonları vermeleri aynı gazetelerin kap, kacak, televizyon vesaire dağılmasına kadar sürüp gidecekti.

İyi kazanmamızın nedeni biraz taşraya açılmak, biraz atanamamış da olsa öğretmen oluşumuzun avantajını iyi değerlendirmekti.

Bu durum şubat 85’de atanana kadar devam etti.

Bugün MEB verilerine göre atanamayan öğretmen sayısı 377, bazı eğitim sendikalarının verilerine göre formasyon alanlarla birlikte 460 bin. Bu sayının 2023 yılında 1 milyona çıkaracağı varsayılıyor.

Neden bu kadar genç, öğretmen yapıldı; niye atanmıyorlar, atanamayan genç öğretmenler hayatlarını nasıl sürdürüyorlar ya da nasıl sürdüremiyorlar?

Burada, “Devlet nedir? Nasıl çalışır? Devleti kim(ler) temsil eder? Devlet adına kim(ler) karar alır? Devletin politikaları nasıl şekillenir(di)?” soruları aklıma takılıyor.

Devleti kurumlar temsil eder değil mi? Örneğin personel politikaları konusunda hangi kurumlar? En başta Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)…

Ne yapardı bu DPT? Kalıcı, uygulanabilir Beşer Yıllık Kalkınma Planları hazırlar, tarımdan eğitime, sağlıktan imara, güvenlikten ulaşıma ihtiyaçları belirlerdi. Hedefler koyar, belirlediği bu ihtiyaçlar doğrultusunda kaynak temin ederdi. Bu kaynakları verimli kullanır, kadroları ihtiyaç doğrultusunda doldururdu.

Peki, atanamayan öğretmen var mıydı o zaman, hayır. İşsiz mühendis, ziraatçi, veteriner, hayır hayır…

Kalkınma planlarından vaz geçmedik ama istikrarlı uygulamadan vaz geçtiğimiz bir vakıa.

Demek ki neymiş, plansızlık birinci sorun.

İkinci sorun ise; çok tartışılan, hemen her iktidarın şu veya bu nedenle ve ısrarla karşı olduğu halde ayakta kalmayı başaran YÖK’ün, siyasi kaygılar ve popülist yaklaşımlarla açtığı lise düzeyindeki üniversitelerin dağıttığı diplomalar.

Ve atanamayan yüz binlerce öğretmen.

Bakış açısı ne? Kalite için seçmek lazım. Seçim için ihtiyaçtan çok aday.

Sonuç, intihar eden yüzlerce fakir fukara çocuğu…

Ben şanslıydım hani o yıllarda, er ya da geç atanacağımı biliyordum. Şimdiki atanamayan öğretmenlerin beklentisi de kalmadı.

Allah’tan 3600 den umudunu kesen bir kısım öğretmen emekli oldu da üç beş bin atanamayan öğretmen fazladan atanabildi.

Ne demişti Nasrettin Hoca, “Bana damdan düşen birini getirin!“.






Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.