Doğan Melek’ler…

Öğretmenin de emekilisi olmadığından olsa gerek sabahları ilk işim gazetelerin, sitelerin eğitim ile ilgili köşelerini, yazarlarını, haberlerini okumak oluyor.

Bu sabah da öyle yaptım.

Sultan Uçar’ın, 24 Nisan 2020 tarihli Sözcü Gazetesindeki köşesinde okuduğum bir haber dikkatimi çekti. Yazar, rakamlarla “Haydi kızlar okula” kampanyasından “Haydi kızlar kocaya” noktasına nasıl gelin(diğini) tespit etmiş.

Konu yıllar öncesine götürdü beni.

Şu ünlü, 2000 li başında düzenlenen “Haydi kızlar okula!” kampanyasının nefes almadan uygulandığı yıllara gittim, geldim.

Türkiye’de 29 Ekim 1923 günü, cumhuruyetin ilan edildiği gün yani, Ankara Valiliğinin kararıyla cumhuriyet adını alan ilk okulun müdürü idim.

Zira bu okul, Ümid-i Teceddüt adıyla 1897 yılında kurulmuş, Meçhul asker mektebi, Numune mektebi isimleriyle eğitim öğretime hizmet ederken Kurtuluş Savaşı sırasında yaralı askerlere hastane, Meclisin açılmasıyla birlikte de mebuslara yatakhane olarak hizmet vermişti.

Ankara Ulus’ta yer alan ilk meclisin kiremitlerinin bir kısmının bu okuldan gittiğini de tarihi belgelerle gün yüzüne çıkarmıştık.

Bir okul müzesi oluşturmuş, yazılı ve görsel belgeleriyle birlikte, tarihi araç ve gereçlerden elde bulunanları bu müzede sergilemeye başlamıştık. Müzede ilk milletvekillerinin kullandığı hesap makinesi, 150 yıllık bir küre ile tsrihini tespit edemediğimiz ama 300 yıl kadar olduğunu varsaydığımız bir harita vardı. Kütük defterleri ilgi çekiciydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulan ders müfredatlarının orjinal programlarının bir kısmı buradaydı.

Sonradan müzenin bir köşesine 2000 kadar kitaptan oluşan bir kütüphane de kurmuş öğrencilerin hizmetine sunmuştuk.

Bu faaliyetlerimizi, basın yayın eğitici kolunun 16 sayı olarak yayımladığı “Arkadaşça” isimli dergimizin sayfalarından basın fark etmiş olmalı ki, Hürriyet Gazetesinin Ankara eki çalışmalarımızı sekiz sütuna manşet atarak duyurmuştu.

https://www.google.com/amp/s/www.hurriyet.com.tr/amp/cumhuriyet-in-ilk-cocugu-7575929

Bu denli tarihi özelliği ve misyonu olan bir okulun müdürü olarak bu kadar önemli bir kampanyaya kayıtsız kalmam elbette mümkün değildi.

Meslek yaşamım boyunca da halk eğitime her fırsatta destek olmuş; vali, kaymakam, ilçe müdürü, sosyal yardımlaşma vakfı, ANÇEVA, AÇEV, belediyeler gibi unsurları da yanıma alarak çok başarılı okuma yazma kursları açmış, sonuçlandırmıştım. Çünkü biliyorduk ki, bilmeyen velinin çocuğu da bilemiyordu.

Yeri gelmişken gerçekleştirdiğim bu çalışmaları evlatlarıma bırakacağım en büyük miras olarak gördüğümü belirtmek istiyorum.

Hummalı bir çalışma tempomuz vardı. Bilkent Üniversitesinin bir öğrenci kulübüyle iş birliği gerçekleştirmiş, hafta sonları hem akademik çalışmalar yapıyor hem de sinema, tiyatro gibi etkinlikler düzenliyorduk.

Haydi kızlar okula kampanya ateşlenir ateşlemez biz de düğmeye bastık.

Çünkü, şu günlerde Kale ve Sakarya hariç diğerleri kapatılmış bulunan, Ankara’nın kurulduğu bölgenin Şükriye, Kayabaşı, Özbekler, Nazımbey, Akbaş, Başkır gibi mahallerinde o kadar çok dram vardı ki…

Dar sokaklar, bir biri üstüne inşa edilmiş evler, kurumdan simsiyah olmuş bacalar, duvarlar, en önemlisi çarpık ilişkiler.

Gecesi bir garip, gündüzü daha garip olan bir yaşam biçimi, mücadelesi.

Kader kurbanı insanlar. Efendiliği de, hanımlığı da, beyliği de, caniliği, çakallığı da bilen güzel insanlar.

Bir çoğu kağıt, bir kısmı pazar artığı toplayıcısı, bir kısmı hurdacı, yıkanmadan bi haber, nefes alıp vermeyi, nefis körlemeyi hayat kabul eden canlar.

Torbacıların elini kolunu sallaya sallaya dolaştığı, ısınmak için özellikle okulumun kalorifer peteğine yapışan Emine teyzeler, Mustafa Emmiler, Ayşe nineler… Bunların nedense kopamadığı yiğitliği, mertliği, cömertliği tarihin kör sayfalarında kalmış bir güzel semt….

Oysa buralar cumhuriyetin kurulduğu yerler. Eski Ankara’nın tam merkezi. Samanpazarı olarak bilinen ticaret alanının göbeğinde yer alan yerleşim birimi. Gıda, temizlik, plastik maddelerinin toptan alınıp satıldığı Ulucanlar.

Bir yanda Bentderesi, batakhaneler, bir yanda Ankara Kalesi, öte tarafta Hacettepespor kulübü, Cebeci çayırları. Tarihi camiler, ceşmeler, türbeler…

Hemen yani başında göz hastanesi, bir altta şimdi yerinde yeller esen Numune hastanesi; Yüksek İhtisas, İbni Sina ve Hacettepe hastaneleri.

Ancak, hasta dedeler, ağrı acı içinde kıvranan teyzeler, sümüğü dizine inmiş bebeler. Genç yaşta ağzında diş kalmamış garibanlar.

Ünlü Ulucanlar cezaevi sonra. Adının bile kalleşleştiği, yazın da kışın da buz gibi havasının bir türlü ısınamadığı; idamların, ömür boyu hapislerin dillere destan olduğu kara mekan.

İki kardeş olduğunu tespit ettik Şükrüye mahallesinde bu kampanyaya başlar başlamaz.

Doğan ve Melek.

Her ikisi de ilkokula yazılmış, ancak hiç okula başlamamış kara çocuklar.

Kalabalık bir aile. Çok eşli bir yapı. Çocuklar annenin eski kocası üstüne yazılı. Kadının öz çocukları ise eski kumasının…

Ailenin atı var. Kâğıt topluyorlar. Bazen çöp veya hurda işine de baktıkları oluyor. Evden dışarıya öyle bir is, küf, nem, hurda kokusu yayılıyor ki, anlatılır gibi değil.

Anne, çaresiz. Baba umursamaz. Çocuklar aç, perişan, utangaç, çekinenler. Gözleri sönük, bakışları kaçamak. Saçları dağınık, elleri simsiyah, karınları sırtlarına yapışık.

Bir, iki, üç derken ikna ettik anneyi.

Evet, işe yaramıştı kaymakamlıktan sağladığımız kömür, bazen cebimizden aldığımız, bazen hayırseverler yoluyla sağladığımız siyah zeytin, beyaz peynir, somun ekmek, gül reçeli…

Yaşları ileriydi çocukların. Bazen bizzat odamda oturuyorlardı, birlikte okuma yazma çalışıyorduk, bazen de bülbül gibi avazlarıyla türkü söyletiyorduk.

Bir haber geldi, bir gün. Ankara’nın lüks bir otelinde, “Haydi kızlar okula!” kampanyasının galası yapılacaktı.

Doğan ve Melek’ i yanıma alıp gittim. Çocuklar bir şeyin farkında değillerdi. Yalnızca müdür arabasına binmenin mahcubiyeti gözle görünür nitelikteydi.

Otele girdik. Doğan ve Melek kırpık gözlerle tavana bakıyorlardı. Şaşkındılar, çok boyutlu aynalar benim gibi onların da başlarını döndürmüştü. O görüntüler kimi zaman rüyalarıma bile giriyor.

Çok aç olmalarına rağmen pasta yiyemediler, limonata içemediler.

Basın yakından ilgilendi. Fotoğraflar çekildi. Sorulan bir kaç soruya “he, hı, yoğ” gibi utangaç cevap verebildi çocuklar.

Bir iki gün sonra Sabah Ankara, Doğan ve Melek’ i manşete taşıdı.

Onlar artık kaymakamın daha yakın himayesine girmişti. Rutin yardımlar yapıldı. Kıyafet, yiyecek, ders araç gereci yağmur gibi yağıyordu.

Doğan ve Melek öğretmenlerimiz tarafından da çok ilgi gördüler.

Okuma yazmayı kısa sürede öğrendiler. Melek bir kutlamada öğrenciler adına nefis bir konuşma bile yaptı.

Özgüvenleri oluştu.

Doğan; daha rahat, daha girişken, daha sosyaldı. Açıkgözdü. Gözü karaydı. Özellikle halk oyunlarına yatkın ve düşkündü.

O’nu okulun seymen ekibine aldık. Kısa sürede uyum sağladı. Parmakla gösterilen bir seymen olmuştu artık. Her gösteri de gururlanır, yaptığı her harekette göğsümüzü kabartırdı.

Bir gün Doğan, okuldan ayrılmak istediğini söyledi. Yedinci sınıfa gelmişti. Okuldan ayrılmasına razı olamazdık. Öğrendik ki Doğan çalışmak, para kazanmak zorunda.

Başımız avucumuz arasında kara kara düşünürken çözümü bulduk.

Doğan, bizim okulda çalışacak, hem öğrenci yetiştirecek hem de harçlığını çıkaracaktı.

Bir hayırsever finansör oldu. Doğan’a kontrolümüz altında istekli velilerin ikinci sınıf öğrencilerinden oluşan minik bir seymen ekibi hazırladık. Doğan çocuklarla devresi dışında çalışacak, dersleri aksamayacaktı.

Ürkerek de olsa projeyi başlattık. Doğan kolları sıvadı. Çocukları öyle benimsedi ki anlatamam. Çalışmalar, provalar, gösteriler…

Çıta gibi bir minik seymen ekibi oluştu okulda.

Sanıyorum Hürriyet Gazetesinin yayınından etkilenen dönemin TBMM Başkanı Köksal Toptan‘ın o ara, cumhuriyet adını alan ilk okul olmamız nedeniyle okulumuzu ziyaret etmesi gündeme geldi. İleride ayrıntılarını yazmayı planladığım bu ziyaret dönemin MEB Hüseyin Çelik’in de katılımıyla 22 Nisan 2008 tarihinde gerçekleşti.

Başkanı minik seymen ekibimizle Doğan karşıladı.

Basın, televizyonlar, kameralar…

Bizim Doğan ve ekibi Ankara’ nın gözdesi oldu. Nerede bir açılış, tören, program varsa Doğan ve ekibi oradaydı.

Sonradan halk eğitim merkezi aracılığıyla usta öğretici olarak bu işe devam etti Doğan. Ekmek parası kazandı.

Başka bir iş daha bulduk. Alnının akıyla çalıştı, evlendi, çalışıyor. Çocuklarını büyütüyor.

Sonra rotasyon nedeniyle 2010 yılında bu okuldan ayrıldım ama bilirsiniz hani, herkes aynı şekilde acıkır ama herkes aynı biçimde doymaz.

Melek bu teze tipik bir örnek aslında.

O, üst öğrenime gidemese de öğretmenlerimizin yakın ilgisi ile insani değerleri sağlam öğrendi. El becerileri kazandı. Annelik, çocuk bakımı, beslenme gibi temel konularda bilgi sahibi oldu. Bilinçli bir evlilik gerçekleştirdi. Evde el işleri yapıp sattığını öğrendiğimde adeta kuşlar gibi özgürleştim.

Elbette bu başarıları her daim yanımda duran sağlam karekterli ekibime borçluyum. İkisi emekli, biri harikalar yaratarak okul müdürlüğüne devam eden, çalışkan, üretken, pırıl pırıl, vatansever üç müdür yardımcım oldu bu okulda. Öğretmenlerim de… Onlarla hep gurur duydum, gurur duymaya devam edeceğim.

Bakıyorum da bir zamanlar “Haydi kızlar okula” diyerek büyük bir onur yaşayanlar artık hemen her gün “Çocuk gelin!” haberleri okuyor, izliyor.

Nereden nereye dedikleri bu olsa gerek…


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.